Kıyafetlerin Görünmez Perileri

Kalçanızı çıkarmayan, karnınızı düz, bacaklarınızı uzun gösteren beyaz bir pantolon peşindesiniz. Mağazalara girip çıkıp durdunuz. Tam iki haftanızı aldı. Ama değdi. Sizi olabilecek en iyi şekilde gösteren beyaz pantolonu buldunuz. Şimdi o pantolonu kim yaptı? Zara mı? Beymen mi? Vetements mi? Peki ya onların ötesinde kim? Kupunu kim kesti örneğin? Dikişini kim attı? Giydiklerimizin %60’ının fabrikalar değil de hala dokuma tezgahlarıyla elde üretildiğini düşününce tezgahın arkasındakiler biraz ilgiyi hak etmez mi?

Dünya giyim pazarı toplam $3 trilyonluk büyüklüğe sahip. 300 milyondan fazla kişiye ekmek kazandırıyor. Bunun içerisinde ise kadınlar çoğunlukta. İlginç değil mi? Kadınların fazlalıkta olduğu bir ekonomi alanı. Hatta dünya çapında kadınların en fazla katkı yaptığı ikinci ekonomi giyim ekonomisi. Hele ki Türkiye gibi üretici ülkelerde durum daha da fazla önem kazanıyor. Kıyafet hazırlamak eve katkı yapmanın en çok kabul gören yollarından biri haline geliyor. Ancak maalesef ‘konjonktür’ gereği kıyafetlerin üzerinde (ve gerçek anlamda üzerinde) en çok emeği olan bu kadınlar ürünün en az konuşulan parçası. Öyle ki, söz konusu çalışan grubu için konuşulmak dahi lüks bir tabir. Onlar görünmez, bilinmez, duyulmaz şekilde adeta yokmuş gibi giyim çarkının en ağır yükünü sırtlanıyor. Sorumu yineliyorum. Sizce de tezgahın ardındaki bu kadınlar biraz ilgiyi hak etmiyor mu?

Bu alanda en büyük görevin markaya düştüğünü düşünüyorum. Kadınlar öncelikle hizmet verdikleri marka içinde görünür olmalılar. Marka onlara iyi çalışma şartları sunmalı. İnsanca çalışmalılar. Tekstil işçilerinin maruz kaldığı korkunç çalışma koşullarının en vahim örneği 2013’te Bangladeş’teki Rana Plaza’nın çökmesiyle yaşandı. Avrupalı bir hızlı moda markasına üretim yapan plaza 1134 kişiye mezar oldu. Durum bu kadar ekstreme gitmese de hala çoğu üretim tezgahında insanlık dışı çalışma koşulları geçerli. Çok uzun çalışma saatleri, pis çalışma ortamları, bebeklerini tezgahın yanıbaşına yerleştirmek zorunda kalan, kimyasal soluyarak çalışan işçiler…

Çalışma ortamının düzeltilmesi zaten ilk gereklilik. Benim söylediğim ise markanın bunun ötesinde bir şeyler yapması. Örneğin tasarımcı ekibini biçip dikenlerle tanıştırması. Elbiseyi oluşturan iki kanadı bir araya getirmesi. İletişimi arttırması. Üretimde çalışan kadınlara belli konularda eğitim vermesi. Eğitimin illa yaptıkları işle alakalı olması da şart değil. Sonuçta bu kadınların çoğunluğu evli ve çocuk sahibi. Ev ekonomisi veya çocuk yetiştirme bilinci de gayet tabi üzerine eğitim alınabilecek konular olabilir. Hatta üst yönetim işinden memnun olduğu üreticileri merkeze, markanın farklı ekipleri ile tanışmaya da davet edebilir. Böylece çalışanına hem motivasyon hem de vizyon katar. Tabi maddi olarak ödüllendirmek de cabası!

Sonra defilelerde info-grafik kullanabilir. Bu elbise X saatte, Y kişinin emeği ile üretildi. Üzerinde Z kadar elle işlenmiş boncuk var. Bu elbiseyi hazırlayan kişi şu, şu, şu özelliklere sahip bir kadındır. Vietnam’da yaşar. Üç çocuk sahibidir. Bu elbiseyi tasarlarken x,y,z özelliklerine sahip bir kadının onu giyeceğini düşlemiştir… gibi. Elbise podyumdan yürürken, arkada buna benzer bilgiler yansıtılabilir. Çok mu hayalperest oldu? O zaman sosyal medya dünyasında yaşayan marka elbet başka yaratıcı versiyonlar bulabilir. Yeter ki üretimde emeği geçen kadınları görünür kılmayı dilesin.

Bu konuda ikincil görevin ise elbiseleri arzu nesneleri haline dönüştüren medyaya düştüğünü düşünüyorum. Bu kişileri haber yapmak, dergi sayfalarına, Instagram post’larına taşımak, emeklerinden bahsetmek… Ancak böylece bahsi geçen kişiler görünür olabilir. Ancak o zaman kıymetleri anlaşılabilir. Marka ve medya bu işe eğildikçe, artan bir ivmeyle insanlar da bu resmin içine dahil olacaktır. İnsanlar işin bu kısmını görmeyi dileyecek, tüketici talebi oluşacak. İşte o zaman döngü bütünüyle tamamlanmış olacaktır.

Kaldı ki, giyim yapımında çalışan kadınlara arka çıkmanın bir artısı daha var. Bu kişilere destek olmak sadece eve ekmek götürmelerine katkıda bulunmak anlamına gelmiyor. Çünkü el emeği ile yapılan işlerin meditatif bir yanı da var. Yani bir tip terapi. Örgü örmek, tığ işlemek, boncuk dikmek… her biri kişiyi psikolojik olarak rahatlatan uğraşlar. Dolayısıyla doğru şartlar sağladığında insana hem maddi hem de manevi anlamda iyi gelen bir ekonomiden bahsediyoruz.

Modanın son birkaç yıldır çizdiği trende bakınca el işiyle eklenmiş detayların revaçta olduğunu görmemek imkansız. Bu da, sözü geçen kadınları daha da görülmeye, bilinmeye değer bir mertebeye yükseltiyor. Üstelik tüketici tarafında alttan yetişen, şeffaflık konusunda duyarlı bir gençlik de söz konusu. Bu kitle sadece tüketmiyor. Aynı zamanda tükettiğini sorguluyor, merak ediyor. Şeffaflığa önem veren markaların kıymete bineceği tüm moda kulislerinde konuşulurken, bu konuya eğilenlerin kazanacağını söylememe gerek yok herhalde. Hani tıpkı sosyal sorumluluk projelerine önem veren markaların puan topladığı gibi. Aynı hikaye.

Henüz bir yorum yapılmamış

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir