Advertising Week New York İzlenimleri

Dört gün sürdü. 250 panel/ konuşma vardı. Ben iki günde toplam 6’sına katılabildim. Katıldıklarımı kendi ilgi alanım olan konulara yakın olanlardan seçtim. Konuşmaların size kattığı bir yana, bence esas harika olan deneyimin kendisi başlı başına kendisiydi. Buna panelden panele yetişmek için Times Square’in ışıklı sokaklarında koşturmak, konferansların yapıldığı tiyatro salonları önünde Advertising Week’e özel getirilen food truck’lardan yemek almak, katılımcılar için yaratılan ‘gözlem’ yerlerinde ‘takılmak’ da dahil. Yani sonunda bir ürün veya bir hizmet almak yerine bilgi edindiğin bir DENEYİM bu.

Katıldığım panellerin sonuncusunda tartışılan ‘Brand as Experience’’da değindikleri gibi deneyim tamamlandığında oradan memnun ayrılan insanlar sizin ‘fan’larınız olarak kapıdan dışarı çıkıyor. Yani sizi anlatmaya, paylaşmaya, övmeye, bir sene sonrasını heyecanla beklemeye hazır savaşçılarınız olarak oradan ayrılıyorlar. Bundan daha güzel bir ücretsiz reklam yöntemi olabilir mi? İşte deneyim müşterilerinizi bu kıvama getirebilecek sihirde. Ve yine aynı panelde tartışıldığı gibi, özellikle 2000 sonrası doğumluların bir şey yapmayı almaya sıklıkla tercih ettiği bu dönemde deneyim sadece onu yaşadığınız an ile sınırlandırılmıyor. Zira deneyimin öncesi ile sonrasını doldurmak da deneyimin kendisi kadar önemli. Bu da ancak ve ancak söz konusu deneyime uygun içerik üretip kişilerin hissiyatını deneyim öncesi ve sonrasına esnetmek şartıyla mümkün.

Tough Mudder’ı hiç duymuş muydunuz? Adında taşıdığı gibi insanların çamura bata çıka yarıştıkları, zor parkurlardaki engelleri aşarak geçtikleri, takım olarak girilen bir yarışma bu! Ben CMO’su ile Advertising Week’te tanışma fırsatını yakaladım. Meğer Tough Mudder bir fenomenmiş! Dünyanın farklı yerlerinde kurdukları parkurlarda 2 milyondan fazla kişi yarışmış. Tamamen deneyim odaklı bir marka olan Tough Mudder’ın yaptığı tam olarak yukarıda anlattığım. Deneyimi yarışın öncesi ve sonrasına esnetiyorlar. Parkura katılmadan önce ona hazırlık programları var. Heyecan daha o andan başlıyor. Tabi hazırlanırken yapılan sosyal medya paylaşımları, parkurun gerçekleşeceği coğrafyaya olan seyahat planları da cabası! Yarış bittiğinde ise deneyimin heyecanı yine paylaşımlar ile sosyal medya üzerinden akmaya devam ediyor. Tough Mudder katılımcılarına hediye edilen eşyalar kullanılıyor. Tough Mudder markası yarattığı ‘kabile’’nin katkısı ile büyümeye devam ediyor. Panelde bir örnek de Airbnb’den geldi. Ana işi konaklama ihtiyacını gidermek olan Airbnb geçtiğimiz yaz video tasarımcısı (sanırım böyle adlandırabiliriz) Vine ile bir işbirliğine soyundu. Kişilerin Vine ile çektiği tatil anılarını videolar halinde kendi platformunda paylaşan Airbnb’nin yapmak istediği olayı sadece konaklamadan çıkartıp tüm tatil deneyiminden pay çıkartmaktı…

Unutmadan, bir noktanın daha altını çizmek gerek. Bugünün deneyim anlayışında sanal dünyayı ete kemiğe büründüren gerçeklikler ya da tam tersi, sanal dünyanın nimetlerini kullanarak etkisini genişletmek isteyen markalar hep kol kola. Yakın dönemde ise bu tip sanal X gerçek dünya işbirlikleri katlanarak artacak. Söylemedi demeyin. :)

 

Advertising Week’teki akışa geri dönersek, bir kitapçık yapmışlar. İçinde programlar, programların gerçekleşeceği mekanlar ve konuşulacak konular hakkında derlenmiş makaleler var. Seçtiğiniz panele konuya hakim şekilde giriyorsunuz. Sistem ise tıkır tıkır işliyor. Beklemek yok. Kaos yok.

 

Katıldığım iki konuşmadan notlar paylaşarak bitirmek istiyorum (özetlemek epey zor. Umarım notlarım hoşunuza gider). İlki ‘The Instagram Effect: Where Business Meets Passion’. Konuşmacılar; Sarah Jessica Parker, Into The Gloss ve sonrasında Glossier’i kuran Emily Weiss ve Instagram’ın COO’su Marne Levine.

  • Marne Levine de en az Sarah Jessica kadar göz kamaştırıyordu diyebilirim. Bütün topluluğu müthiş bir şekilde odakta tuttu. Bugün cep telefonumuzda vakit ayırmayı seçtiğimiz aplikasyonların ortak özelliklerini söyle özetledi: ‘daha hızlı’, ‘daha kısa’ ve ‘ben olmama daha çok izin veren’.
  • Instagram’da 800 milyon kullanıcı olduğunu, her gün düzenli olarak post yükleyen kitlenin 500 milyonu bulduğunu, Insta story’leri düzenli kullanan kişilerin ise günlük 250 milyona ulaştığını açıkladı.
  • Instagram kullanıcılarının %62’sinin tatile çıkmadan o tatil ile ilgili ‘hazırlık’ paylaşımları yaptığını, %55’inin stil konusunda ilhamı bu aplikasyondan aldığını ve %59’unun (ben bu rakama şaşırdım) araba almadan önce mutlaka Instagram’dan söz konusu markayla alakalı paylaşımlara göz attığını anlattı.

Instagram üzerinden yaptığı kişisel iş (blog veya ürün veya hizmet) hakkında paylaşım yapanlar, Marne Levine bu konuda da bir araştırma sonucu açıkladı. ‘Takipçileriniz sadece sizin sattığınız ürün, yaptığınız pasta veya verdiğiniz hizmet ile ilgili bilgi almak istemiyor. Kişisel olarak sizin hakkınızda bilgilenmek de istiyorlar. Kimsiniz? Nelerden hoşlanırsınız, sesinizi yükselttiğiniz olaylar, hayatınızda önemli olan değerler neler?’ bunların tümü bir bütünün parçaları. Yani öyle kuru kuru yaptığım çantanın resmini koyup kenara çekileyim demek yok! Baksanıza artık çocukların ilk okul günü diye Instagram’da özenle filtrelenen fotoğrafların devri bile kapandı. Şimdi evdeki okul öncesi kaosunu da, çocuklar evden çıkınca içilen keyif kahvesini de, çocukların ilk günden anektotlar anlattıkları videoları da Insta Story’den görebilmeyi bekliyoruz.

Girişimci olmayı çok daha maliyetsiz ve denemesi kolay hale getiren Instagram dünyası elbette kendi fenomenlerini yarattı. Reklama ihtiyacı mı var diyeceğimiz Sarah Jessica Parker da bu mecrayı kullanarak ayakkabı markasını yaydı; ‘Into The Gloss’ ismi ile blogger’lığa başlayıp bugün Glossier isimli dev güzellik şirketinin sahibine dönüşen Emily Weiss da aynı rotadan yol aldı. Her ikisinin de ortak olarak söylediği nokta, bu mecra sayesinde müşterileri ile direk iletişim halinde olabilme şansı idi. Her şeyin müşteriye göre şekillendiği günümüz pazarında, takipçilerden direk yanıt alabilmek, onların fikirlerini hızlıca duyabilmek, reaksiyonlarını ölçebilmek elbette kritik. Instagram işte bunu sağladı… Benzer şekilde yine her iki girişimci de bir post koyarken gelebilecek soruları önceden tahmin etmek gerektiğinin altını çizdi.

 

Son olarak değinmek istediğim, Starbucks’ın kurucusu ve sahibi Howard Schultz’ın bir moderatör eşliğinde konuştuğu panel. Salon tıklım tıklımdı. Bir video izleyerek başladık. 1987’de 11 mağaza ile hayatına başlayıp bugün 75 ülkede 25.000 mağazalık dev bir zincire dönüşen, Amerika’nın herhangi bir yerinde, haftanın herhangi bir gününden en sık ziyaret edilen marka olma ünvanını senelerdir kimselere kaptırmayan Starbucks’tan bahsediyorum. Bugüne nasıl gelmiş bambaşka bir pencereden gördük. İzlediğimiz video bugün ABD’de yükselen ırkçılık, mülteci sorunu, ötekileştirmek, evsizlik, fırsat eşitsizliği, sağlık sistemi gibi problemleri betimliyordu… Howard Schultz bunlara nasıl yaklaştıklarını anlattı. Örneğin Trump’ın mültecilere karşı tavır almasından sonra sırf tepki olarak 10.000 mülteciyi işe aldıklarını bilmiyordum… Önemli olanın para kazanmaktan öte müşteri ve hissedarlarını memnun etmek olduğunun altını çizdi. Bunları yaparsan para nasıl olsa gelirdi… Üstelik bugünün dünyasında (müşterin olsun olmasın) ‘insan’ olan herkesin bu tip büyük sorunlara karşı mücadelede markalardan fikir beyan etmelerini istediklerinin altını çizdi.

Henüz bir yorum yapılmamış

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir