Podyumda Kim Yürüsün?

Geçtiğimiz moda haftaları podyumlarda alışılmışın dışında kişileri ağırladı. New York moda haftasında kendi markasının tanıtımını yapmak üzere 20 yaşındaki down sendromlu model Madeline Stuart sahneye çıktı. Hindistan’da gerçekleşen moda haftasında Nepal asıllı trans model Anjali Lama ilk defa podyumda kendine yer bulurken, birçok hümanist ve siyasi mesaj içeren Parabal Gurung defilesinde büyük beden mankeni olarak ün yapmış iki isim, Candice Huffine ve Marquita Pring de vardı. Michael Kors’un yeni kıyafetlerini tanıtanlar arasında ise bir diğer büyük beden mankeni Ashley Graham yer aldı.

Böylece, eleştirmenlerin podyumlarda yürüyen beyaz/siyahi model dengesizliğinden dem vurup moda evlerini daimi eleştiri yağmuruna tuttukları bu devirde, rüzgar hiç beklenmedik bir yönden esti! Podyumlar birçok kişinin hayallerinin ötesinde çeşitlendi, renklendi. Peki sizce neydi bu hamleleri tetikleyen? Modayı demokratikleştirmek arzusu veya moda üzerinden daha ‘eşitlikçi’ bir tavrı dünyaya yayma isteği mi? Yoksa akıllı davranarak günün sonunda marka imajı yatırım yapmak ve akılda kalmak niyeti mi? Cevap veriyorum, E- Hepsi!

Defile markanın göğsünü gere gere kendini anlattığı bir pazarlama yeri. Dolayısı ile podyum üzerinde kullanılan her detay markanın var oluşuna bir katkı yaratmak, müşterinin aklında bir imaj çizmek, bir hayali canlandırmak amacıyla orada. Sadece görüntüsü ile değil podyumda yürüyüş tarzıyla dahi prototipleşen manken tiplemesine ‘aykırı’ bireylerin podyumda yer alması elbette markayı demokratikleştiriyor. Bu tip hamleler ayrıca markayı bir ‘ütopyayı’ betimliyor gibi görünmekten de alıkoyuyor. Diğer bir deyişle bu tavır markayı sokaktaki hayatın ölçütlerine yaklaştırıyor. Gerçek dünyanın 90-60-90 (hatta bugünün geçerli kriterleri ile 85-55-90) oranından uzak, çıkık elmacık kemiklerine veya ipek gibi saçlara sahip olmayan mensupları için daha kolay özdeşleşlilebilir bir marka yaratıyor.

Bir diğer sebep de iletişim modelleri ile ilintili. Teknolojiye bulaşan her alanda olduğu gibi, moda dünyasında da iletişim eskisi gibi değil. Bugünün moda haftalarında defileler salonda bizzat bulunan davetli sayısından milyonlarca kat fazlasına, mankenler henüz podyumdayken ulaşıyor. Durum böyle olunca defile de sadece yeni kıyafetler görmek için izlenen bir moda organizasyonu olmanın dışına taşıyor. Bilakis bugünün defileleri, markanın kendini (vizyonunu, değerlerini, önemsediklerini…) birçok açıdan anlatabildiği bir medya kanalı ve hatta mesajını tüm dünyaya yayabildiği en uygun platformlardan biri olarak kullanılıyor. Çünkü defile kadar markanın DNA’sının baskın olduğu bir atmosferde söylenen her söz, yapılan her hamle, duyulan her melodi… tüketicinin aklına ve markanın ruhuna hızla işleniyor. Bakınız mesajlarını vermek için podyumu seçen Parabal Gurung ve çeşitliliği öven t-shirt’leri / Chanel ve

2015’teki defilesini bir protesto ortamına çevirdiği sahne seçimi / Dior ve feminizmi desteklediği defilesi…

Ben bu yaklaşımın ilerleyen dönemlerde hızla artacağını düşünüyorum. Hatta defilede mesaj vermenin daha yaratıcı yollarına da başvurulacak. Çünkü milyonları peşlerinden sürükleyen güçlü markaların dünyayı derinden ilgilendiren konularda fikir sahibi olması ve bunları cesurca açıklamaları beklenecek. Bir nevi sosyal sorumluluk programlarına imza atan holdinglerin yaptığı gibi…. Çünkü markaların elinde tuttuğu güç, giyim tarzına yön vermekten çok daha ötede. Marka algısı tavan yapmış bu dünyada büyüyen genç jenerasyon mensubu bazı kişilerin “Chanel üzerine yemin ederim ki…” diyecek kadar markaya derinden bağlanması örneği gibi… Moda markalarının endişe duydukları konuları, kutlamak istedikleri durumları podyumlarına taşıyıp insanlığa mesajlarını iletmeleri beklenecek. O yüzden bundan böyle podyumlarda kim yürüyecek? Modanın ne olduğu vurgulayan kıyafetlerin dışında, ‘modanın’ nasıl davranmak olduğunu betimleyen fikirler yürüyecek.

Henüz bir yorum yapılmamış

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir